Yeni bir güne başladığımız ilk an ya da gece başımızı yastığa koyup günü kapatmak üzereyken kafamızın içinde dolanan sesler kime ait?
Günümüz insanlığının en büyük uyaranı “iletişim halinde olmak.” Gün boyunca yüz yüze, telefonla, mesajlaşarak, sosyal medyayı kullanarak ya da kitle iletişim aracı dediğimiz radyo ve televizyon yayınlarını takip ederek sürekli birileriyle veya bir şeylerle iletişim halindeyiz. Ama tüm bu tantana içinde en önemli iletişim biçimini; kendimizle olan iletişimimizi hiç düşündük mü?
Oysa insanın hayatındaki en uzun ilişki, kendisiyle kurduğu ilişkidir. Gün içinde zihnimizden geçen düşünceler, kendimize söylediğimiz cümleler ve olayları yorumlama biçimimiz; aslında kendimizle kurduğumuz iletişimin dilini oluşturur. Çoğu zaman bunun farkında bile olmayız. Çünkü iç sesimiz o kadar doğal bir şekilde akıp gider ki onu sorgulamak aklımıza bile gelmez.
Fakat biraz dikkat ettiğimizde kendimizle nasıl konuştuğumuzu fark edebiliriz. Hata yaptığımızda kendimize nasıl davranıyoruz? Kendimizi destekleyen bir dost gibi mi konuşuyoruz, yoksa en küçük hatada bizi sertçe eleştiren bir yargıç gibi mi?
Kendimizle olan iletişimimize şöyle bir dışarıdan baktığımızda en acımasız davrandığımız kişi yine kendimiz olabilir miyiz?
Tam da bu noktada kendimizle olan iletişimimizin kalitesi devreye girer. Çünkü insanın iç dünyasında kurduğu dil, dış dünyadaki deneyimlerini de büyük ölçüde şekillendirir. Kendimize karşı kullandığımız sözler; özgüvenimizi, kararlarımızı ve hatta hayata bakışımızı etkileyebilir.
Eşimizi, dostumuzu, aile bireylerimizi ya da arkadaşlarımızı çoğu zaman “mazur görmek” eğiliminde oluruz. Ancak söz konusu kendimiz olduğunda aynı nazikliği göstermek pek kolay olmaz. Burada kastettiğim, günümüzün popüler kavramı olan “narsistlik” değil. Aslında bahsettiğim şey; benliğimizin sınırlarını koruyabilmek ve gerektiğinde kendimize sahip çıkabilmektir.
Peki kendimizle kurduğumuz bu iletişimi daha sağlıklı, daha destekleyici bir hale getirmek mümkün mü?
Aslında bunun ilk adımı farkındalıktır. İçimizde konuşan sesi duymak, onu yargılamadan gözlemlemek ve zamanla bu dili daha şefkatli bir hale dönüştürmek mümkündür. Çünkü çoğu zaman o ses yalnızca yetişkin benliğimiz değildir; içimizde konuşan bir çocuk daha vardır.
Psikologların sıkça bahsettiği “içsel çocuk” kavramı tam da burada devreye girer. İçsel çocuk; geçmişte yaşadığımız deneyimlerin, çocuklukta öğrendiğimiz duyguların ve o dönem geliştirdiğimiz inançların içimizde yaşayan yansımasıdır.
Çocukluk yıllarında duyduğumuz sözler, gördüğümüz davranışlar ve yaşadığımız duygular zihnimizde izler bırakır. Büyüdüğümüzde çoğu zaman bunun farkında olmasak da o küçük çocuk içimizde yaşamaya devam eder. Bazen bir başarısızlık karşısında kendimizi yetersiz hissettiğimizde bazen de onaylanma ihtiyacı duyduğumuzda aslında konuşan taraf o içsel çocuktur.
Bu yüzden kendimizle kurduğumuz iletişimi iyileştirmenin yolu yalnızca düşüncelerimizi değiştirmekten değil; içimizdeki o çocuğu anlamaktan da geçer. Onu eleştirmek yerine dinlemek, bastırmak yerine kabul etmek ve ihtiyaçlarını fark etmek…
Çünkü bazen en çok ihtiyacımız olan şey, içimizdeki o küçük çocuğa şunu söyleyebilmektir: “Seni görüyorum, seni duyuyorum ve artık yalnız değilsin.”
Kendimize biraz daha şefkatle yaklaşmayı öğrenmek, içimizdeki o çocuğun elinden tutmak gibidir. Onu yargılamadan dinlemek, hatalarıyla birlikte kabul etmek ve zaman zaman ona şunu hatırlatmak: “Artık büyüdük ve artık yalnız değiliz.”
Belki de tüm mesele tam olarak burada başlar. Dış dünyayla kurduğumuz iletişimden önce, iç dünyamızda kurduğumuz dilde.
Belki de kendimizle kurduğumuz ilişkiyi değiştirmek, hayatımızda atabileceğimiz en sessiz ama en güçlü adımlardan biridir.





