Vincent van Gogh bir sabah uyanıp ressam olmaya karar vermedi. Onun hikâyesi, ani bir yön değişikliğinden çok, yavaş yavaş daralan bir yol gibiydi. Hayat, ona pek çok kapı açtı; ama hiçbirinde uzun süre kalmasına izin vermedi. Öğretmenlik, vaizlik, sanat tüccarlığı… Hepsi yarım kaldı. Van Gogh’un dünyayla kurduğu ilişki, hep biraz mesafeliydi.
Resim, bu mesafenin içinden doğdu.
İlk zamanlar çizdikleri karanlıktı. Toprak tonları, ağır figürler, yorgun yüzler… Van Gogh, güzel olanı değil; gerçek olanı çizmeye çalışıyordu. Tarlada çalışan insanlar, sert rüzgârlar, sessiz evler… O yıllarda resimleri kimseyi etkilemedi. Ama o yine de devam etti. Çünkü resim yapmak, onun için bir tercih değil, bir tutunma biçimiydi.
Güney Fransa’ya, Arles’e geldiğinde renkler değişti. Güneş daha parlaktı, gökyüzü daha genişti. Sarı, onun dünyasında yeni bir anlam kazandı. Ayçiçekleri yalnızca çiçek değildi; beklenen bir dostu, kurulmak istenen bir hayatı temsil ediyordu. Van Gogh, Gauguin’le birlikte bir atölye hayal etti. Paylaşılan bir üretim, ortak bir hayat… Ama bu hayal de kısa sürdü.
Yalnızlık, Van Gogh’un hayatında hep geri dönen bir misafir gibiydi.
Geceleri uyuyamadığında dışarı çıkıyor, gökyüzüne bakıyordu. Yıldızlar onun için uzakta değildi; hareket ediyorlardı, titreşiyorlardı. “Yıldızlı Gece” böyle bir anda doğdu. Gökyüzü sakin değil, canlıydı. Sanki dünya nefes alıyor gibiydi. Van Gogh, gördüğünü değil; hissettiğini resmetti. Bu yüzden tablolarında her şey biraz fazla… Biraz fazla mavi, biraz fazla sarı, biraz fazla hareket.
Ama tam da bu yüzden gerçek.
Van Gogh’un hayatı ilerledikçe zihni daha kırılgan hale geldi. Zaman zaman hastanelerde kaldı, zaman zaman kendine yabancılaştı. Buna rağmen üretmeyi hiç bırakmadı. Hatta en çok zorlandığı dönemlerde en çok resim yaptığı söylenir. Çünkü resim, onun için sessiz bir konuşmaydı. Sözcüklerin yetmediği yerde fırça devreye giriyordu.
Mektuplarında sık sık şunu yazar: “Resim yapmadığımda kendimi boş hissediyorum.” Bu cümle, Van Gogh’un sanatla kurduğu ilişkinin en sade ifadesidir. Onun için resim, anlatmak değil; ayakta kalmaktı.
Hayatı boyunca neredeyse hiç tablo satamadı. Etrafındaki dünya, onun baktığı yerden bakmıyordu. Oysa Van Gogh, güzeli icat etmeye çalışmıyordu. Zaten orada olanı, çoğu insanın fark etmediği haliyle gösteriyordu. Bu yüzden zamanının ilerisindeydi. Ve çoğu zaman, ileri olan şeyler ilk başta anlaşılmaz.
Son günlerine doğru yaptığı resimler daha serttir. Tarlalar geniş, gökyüzü ağırdır. “Buğday Tarlası ve Kargalar”, bir veda gibi okunur. Ama bu bir teslimiyet değildir. Daha çok, dünyanın ağırlığını kabul etme hâlidir.
Van Gogh, hayattayken anlaşılmadı. Ama belki de mesele anlaşılmak değildi. Belki mesele, bakmaktan vazgeçmemekti. O, dünyaya hep biraz daha dikkatli baktı. Renklerin, çizgilerin ve sessizliğin içinden bir dil kurdu.
Bugün Van Gogh’un tablolarına bakarken, yalnızca bir ressamı değil; bir insanın dünyayla kurduğu kırılgan ama cesur ilişkiyi görürüz. Ve belki bu yüzden, yıllar sonra bile hâlâ konuşurlar. Çünkü o resimler, hâlâ canlıdır.





