Öncelikle şunu belirtmek isterim ki ben bir Ankara sevdalısıyım. Doğduğum şehir Ankara olmasa da büyüdüğüm şehir başkent … Hala Ankara’nın sevdasıyla büyümeye devam ediyorum desem yeridir. Aslında, yürüyüş yapma zorunluluğum beni bugünkü sevdama yönlendirdi diyebilirim. Bir rahatsızlığımın ardından uzun soluklu yürüyüşler yapmam gerekiyordu; sanırım bu yürüyüşlerin solukları, Ankara sokaklarındaki fotoğraflama çalışmalarımda uzun ve derin nefeslere dönüştü ve hala da öyle olmaya devam ediyor. Ankara’nın köklü tarihi ve bir medeniyetler şehri olması da benim için en önemli motivasyon kaynaklarından biri oldu. Başkenti keşfettikçe merakım daha da arttı; farklı açılardan yakalayabilmek ve hikayeleştirebilmek adına kendimi geliştirmeme vesile oldu. Grafik tasarımı bölümü mezunu olmam ise bu süreci şu an için benim adıma daha kolay kıldı diyebilirim.
Tarihle Geleceğin Kesişim Noktası: Ankara
Bildiğimiz üzere, 1900’lü yılların Ankara’sı; ilkel kerpiç evleri, daracık ve dolambaçlı tozlu sokakları, susuzluğu, elektriksizliği, sivrisinek ve sıtma üreten bataklıklarıyla küçük bir Orta Anadolu kentiydi aslında. Ancak bugün, Cumhuriyet’in başkentine baktığımızda; dünya başkentleriyle yarışan, modem bir kent görüyoruz. Bu asırlık zaman diliminde nefes aldığımız bu kentte neler olmuş, bu kent nelere tanıklık etmiş gibi hususları merak etmeden hayal dünyanızı genişletmeniz mümkün değil. Sanırım tarihe olan meraklılığım, grafik tasarımcı kimliğimin verdiği katkılar ve hayal dünyam birleşince, çalışmalarım insanlarda merak uyandırmaya başladı. Zamanla artan bu merak ve ilgi ise beni daha da çok motive etti diyebilirim.
Ankara’nın yerleşimine bakacak olursak; ilk dikkatimi çeken başkentin sembolik yapıları oldu. Kentle özdeşleşen bu simgelerin hafızalarda daha kalıcı olabilmesi adına yaptığım manipülasyon çalışmaları, beklediğimden çok daha fazla ilgi ve beğeni topladı. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın düzenlediği Kültür Yolu Festivalleri kapsamında hem festivale ilişkin görsel çalışmaları yapma hem de kendi sergilerimi açma şansı yakaladım. Bu süreçte, günümüzde olduğu gibi yapay zeka uygulamaları elbette yoktu. Ancak mesleğimin kazandırdığı yetkinlik ve hayal gücüm sayesinde, başkentin sembolik yapılarına dair modelleme çalışmalarım oldukça başarılı oldu.
Başkentin mimarisine gelince, tarihi yapılarını incelemeye başladığım ilk dönemde, Birinci Ulusal Mimarlık Akımı’nın önemli temsilcilerinden, İtalyan kökenli ancak Türk vatandaşı olan Mimar Giulio Mongeri’nin projeleri dikkatimi çekti. Mongeri’nin 1900 ile 1930’lu yıllar arasında Ankara’da inşa ettiği yapıları ve mimari bakış açısını anlamaya çalıştım. Türkiye’de Cumhuriyet’in ilk kuşak mimarlarının yetişmesinde önemli bir rol oynadığını öğrendiğim Mongeri’nin beni sürüklediği bu keşif süreci, özellikle Ulus semtindeki tarihi yapılar ve yerleşimlere yönelmemi sağladı. Hala da o etkileyici dünyadan çıkamadığımı söylemek abartı olmaz. Bu etkileyici dünyadan yola çıkarak belirtmeliyim ki Ankara’nın köklü tarihinin Ulus semtinde var olduğunu düşünen insanlardan biriyim. Özellikle son çalışmalarımda Ulus’un daha fark edilir bir semt olabilmesi adına katkı vermeye çalışıyorum.
Bununla birlikte başkentin tarihine damga vuran tarihi apartmanları da unutmamak gerekir. Örneğin; Bahçelievler semtinde yer alan Yeşiltepe Blokları, Çankaya semtinde yer alan Cinnah 19 ve Sönmez apartmanları, Ulus semtinde yer alan Erzurumlu Nafiz Bey apartmanı, Cebeci semtinde yer alan Köşk apartmanı ve Ayrancı semtinde bulunan Gemiev öncelikle şu an için aklıma gelenler… Kim bilir henüz keşfedemediğim ve
keşfedilmeyi bekleyen kaç tane nice başkent yapıları var?
Başkentin modem mimarisine gelince; yeni yapılaşmanın, Ankara’yı dünya başkentleriyle yarışır bir şehir haline getirmesindeki etkisi yadsınamaz elbette. Ankara, modernist mimarisiyle Cumhuriyet’in kurucu ideallerini, tarihi mahalleleriyle ise Anadolu’nun köklü kültürünü aynı anda bünyesinde barındırıyor. Üstelik bu iki uç arasında sıkışmak yerine, aralarında güçlü bir bağ kuruyor. Ben bu bağı fazlasıyla önemsiyorum. Bir grafik tasarımcı olarak, kimi zaman bir yapı formundan, kimi zaman bir sokak dokusundan ya da yıpranmış bir apartman duvarındaki renk katmanlarından ilham alıyorum. Ankara’nın yalınlığı, çoğu zaman bende çok daha derin ve güçlü bir tasarım duygusu uyandırıyor. Çünkü sana bir şeyleri dayatmıyor; aksine, seni izlemeye, okumaya, anlamaya davet ediyor.
Yaşadığımız bu Cumhuriyet şehrine hepimizin bir borcu var. Ben, birey olarak herkesin bu kente bir katkı sunabileceğine yürekten inanıyorum. Süreklilik gösteren motivasyonumun temelinde de tam olarak bu inanç yatıyor. Ancak hem kendinizi geliştirmek hem de faydalı, ilham verici işler ortaya koymak istiyorsanız, önce bir kentin tarihiyle bağ kurmanız gerekiyor. Geçmişiyle bugün arasında bir kapı aralamalı, ardından günümüz teknolojilerine olan yatkınlığınızı, merakınızı bu temelin üzerine inşa etmelisiniz. Ve en önemlisi, tüm bunların üzerine hayallerinizi katmalısınız. İnanıyorum ki, bize nefes aldıran ve karşısında sorumluluk hissettiğimiz bu şehir, hepimizin katkısıyla; köklü tarihinin izlerini taşıyan, modem mimarisiyle ilham veren, daha yaşanabilir ve örnek alınacak bir kent haline gelebilir Ankara …
Teknolojiyle Kurulan Anlatılar
Son zamanlarda şehir çekimlerimde en büyük farkı yaratan araçlardan biri kuşkusuz drone oldu. Özellikle gecenin karanlığında şehri yukarıdan izlemek, insan gözünün erişemeyeceği bir bakış açısını mümkün kılıyor. Işık kaynaklarının şehre nasıl yayıldığını gözlemlemek; cadde ışıklarının çizgisel uzanımı, kavşaklardaki simetrik yoğunluklar ve renkli halkaların parıltısı, benim için grafiksel kompozisyonların vazgeçilmez malzemelerine dönüşüyor.
Günümüz teknolojilerinden biri olan yapay zekaya da değinmeden geçmek olmaz. Doğru kullanıldığında büyük faydalar sağlayabileceği bir gerçek. Bu alanda sürekli öğrenmeye açık, üretim süreçlerimde onu deneyimleyen biriyim. Ancak yapay zekanın, kolaylık sağlarken aynı zamanda bireysel yaratıcılığı köreltebilecek bir güce sahip olduğunu da unutmamak gerek.
Ben teknolojiyi reddetmeyen ama sorgulayarak kullananlardanım. Yapay zeka sanat üretiminde bir fırça olabilir; ama o fırçayı yönlendiren elin hala insana ait olması gerektiğine inanıyorum. Çünkü insan dokunuşu ve özgünlük, her zaman bir adım önde olmalı.
Son olarak şunu ifade etmek isterim ki Ankara benim için sadece yaşadığım bir şehir değil; sürekli dönüşen, katman katman açılan bir görsel arşiv, aynı zamanda kendini durmaksızın yeniden kurgulayan grafiksel bir anlatı sahnesi. Açıkçası, bu sahnenin bir parçası olmayı seviyor ve orada kalmayı içtenlikle arzu ediyorum.
Mirza Kök
Grafik Tasarımcı





