Yazma sürecinin sancılarını da büyüsünü de en derinden hisseden bir yazar Cemal Latifoğlu. Onunla yazarlık yolculuğunu, karakter yaratma serüvenini ve edebiyatla kurduğu benzersiz bağı konuştuk.
Öncelikle bizlere biraz kendinizden bahseder misiniz?
Tabii. Ben Cemal Latifoğlu. 3 Ocak 2003’te Almanya’da doğdum. Astrolojiye ilgi duyan okuyucular varsa oğlak burcuyum, yükselenim de başak. Bu birleşimden anlayacağınız üzere oldukça kontrol manyağı biriyim diyebilirim kendim için. Düzen, titizlik, estetik her alanda önde gelir yaşamımda. Yalnızca nesneler için değil yazdığım kitaplardaki paragrafların cümlelerin duruşu dahi bir nizama bağlı olmalıdır. Bunların yanı sıra Trabzonlu bir ailenin 5 çocuğunun en küçüğüyüm. Memur ebeveynlere sahip olmanın bir sonucu olarak çocukluğum pek çok farklı şehirde geçti. Çocukluğumun benim için önemli bir yarısını Samsun’da, bir diğer yarısını da lise eğitimimi tamamladığım Ankara’da geçirdim. Şu anda da İstanbul’da üniversite eğitimime devam etmekteyim. Mesleğim yazarlığın yanı sıra Medya ve Görsel Sanatlar okuyorum. Bu şekilde temel bilgilerden bahsedebilirim sanırım kendim için.
Edebiyatla tanışma hikâyenizden bahseder misiniz?
Çok küçük yaşlarda taklitle başladı aslında hikâyem. Aramızda üç yaş olan en küçük ağabeyim kendince şiirler yazardı. 3.sınıftaydım ve okulumuzda bir şiir yarışması vardı. O yarışmaya katılmak çok istiyordum ancak daha önce hiç şiir yazmamıştım ve dahası bir şiir nasıl yazılır, onu dahi bilmiyordum. Abimden benim adıma bir şiir yazmasını istedim, o şiirle yarışmaya katıldım, okulda ikinci oldum. Çocuk aklı, bu başarıyı gerçekten kendimin zannedip edebiyata bir yeteneğim olduğunu düşünerek peşine düştüm… Ve tuhaf ama gerçekten de varmış. Sonrasında 4, 5 ve 7.sınıflarda hem şiir yazma hem de şiir okuma yarışmalarında kendi yazdığım şiirlerle şehir ve ülke genelinde dereceler aldım. Ortaokuldaki Türkçe öğretmenlerimin desteğiyle önce hikâye yazmaya, ardından da kendimi roman yazmaya verdim. 6.sınıfa giderken Türkçe öğretmenim Meryem Hanım, bana bir roman ve bir de defter verdi. Önce o romanı okumamı, sonrasında da deftere bir hikâye yazmamı istemişti. Şiirden hikâyeye ve sonra da romana uzanan tatlı bir tanışma hikâyem var. Bu hikâyenin en tatlı kısmı da karşıma hep doğru öğretmenlerimin çıkmış olması. İkisine de ömrümün sonuna kadar minnet duyacağım.
Yazarlık sürecinizde sizi en çok etkileyen yazarlar veya şairler kimler oldu?
Belli bir süreye kadar Sabahattin Ali hayranıydım, daha sonrasında Özdemir Asaf’a ilgi duymaya başladım. Metin Altıok’un şiirlerini defalarca kez okudum. Agatha Christie’nin polisiye dünyasında dolaşmaktan çok keyif aldım. Ümit Yaşar Oğuzcan’ın acıları anlatış biçiminden ilham aldım. Virgina Woolf, Nilgün Marmara, Tezer Özlü gibi hem Dünya edebiyatından hem yerli edebiyatımızdan kadın yazarların yazımlarında çok daha gerçek şeyler olduğunu fark ettim. Sylvia Plath’ın yazım dilinin yanı sıra odaklandığı noktalar ve hayat hikâyesi içimde bir yere kuruldu, unutmadım, hep tekrar ettim. Sanırım bir yazarın ve şairin yazdıklarında bir şeyler keşfedince o cümleleri yazmasına neden olan hikâyeleri de merak etmem bana ilham veren şey oldu. Yazar ve şair kim olursa olsun derinine inmek, tahlil etmek, bağlam kurmak istedim. Hep anlamadığımı deştim.
Eserlerinizi yazarken nasıl bir yöntem izlersiniz? Belirli bir rutininiz var mı?
Kontrolcü ve mükemmeliyetçi bir karakter olduğumdan yazım süreçlerim hep çok sancılı olur benim. Hep karmakarışık çalışırım tüm bunların aksine. Karmaşanın içinde bir düzen yaratırım kendime. Notlarım karışıktır, el yazılarım bazen benim bile okuyamayacağım hâle gelir… Ancak tüm bunların sonunda dosya şekillenmeye ve son hâline gelmeye başladığında, kendi içinde göz kırpan, kendine mesajlar veren bir roman doğar. İlk başta anlatmak istediğim hissi seçerim, o hisse odaklanırım. Ardından o hissi toplumun hangi kesimindeki insan üzerinden verebileceğime yoğunlaşırım. Karakterimi o his çerçevesinde geliştiririm ve tipten ziyade bir karakter yaratmaya çalışırım. Genelde ana karakterlerim beyaz ya da siyah değil gri insanlar olurlar. Hatalar yapan, yanlışıyla doğrusuyla hayatta kalmak için mücadele eden, kötü olmamak için içindeki fısıltıyı bastıran karakterler yaratırım. Çünkü bence her insanın içinde iyi de kötü de mutlaka var, önemli olan hangi yönümüzü ortaya çıkardığımız. Tüm bu karakter yaratım sürecinin ardından karaktere bir hikâye veririm ve o hikâyenin içinde alt hikâyeler yaratarak diğer karakterleri oluşturum. Genelde kitaplarım aşk romanı olarak geçse de benim için hiçbiri bir aşk romanı değil. Merkezde tek bir karakter olur ve onun aşk hikâyesi onun esas benlik hikâyesine hizmet eder. Bir rutine sadık kalırım ama hikâyenin beni sürüklemesine de belli ölçüde izin veririm. Rutinler değişse de süreç aynı kalır.
Karakterlerinizi yaratırken hangi unsurlardan ilham alıyorsunuz? Gerçek hayattan esinlendiğiniz oluyor mu?
Çok gözlemci bir kişiliğim. Karakterlerimi de hayatın içinden insanlar olarak yaratırım. Sokakta gördüğüm bir kadın, otobüste yanımda oturan bir erkek, okulunun bahçesinde oynayan bir çocuk… Tüm bu kişilerin görünümü dikkatimi çeker ancak hikâyelerini bilmem. Ve bazen de öğrenemem. Gidip soramam, sınırları olan bir dünyada yaşıyoruz. Bu noktada ben o görünümlere kendi içimde hikâyeler biçerim, dikerim. Psikolojiye çok ilgi duyan biri oldum her zaman, karakterlerimi oluştururken de en çok psikoloji biliminden ilham aldım ve ona dayandırdım. Mutlaka karakteri tahlil ettim, mutlaka altını doldurdum. Doldurmadığım nokta olduysa dahi, psikolojik olarak boşluk kalması gerektiğini düşündüğümden yaptım. En çok bundan ilham aldım diyebilirim. Bir de ortak acılardan. Herkesin hikâyesinden…
Okuyucularınızdan aldığınız geri bildirimler eserlerinizin edebi yapısını nasıl şekillendiriyor?
En çok aldığım övgü sanırım yazım dilimin çok etkileyici olması ve hikâyenin çok akıcı kurgulanmasıyken en çok aldığım eleştiri de kitaplarımın ilk yüz sayfasının daha durağan ilerlemesi. Bunun için çok mutluyum açıkçası. İstediğim de buydu, hep bu oldu. Yazım dilimin çok duygusal olması, hatta kendi tabirimle ‘en ufak şeyi bile bir dram kitabıymış gibi anlatabilirim’ derim, insanları kitabımı okurken ağlamalarına neden oluyor. Karakterlerle daha kolay bağ kurabiliyor, kendilerini bulabiliyor ya da empati yapabiliyorlar. Aldığım yüz sayfanın daha durağan ilerleme eleştirisi ise hep yaptığım bir şeydir. Çünkü aslında ben o yüz sayfada okuyucuya karakterin zihnini veririm, karakterin hayatını değil. Domino taşı gibi dizerim her detayı ve sonra ilk taşı düşürüp keyfini çıkarmalarını sağlarım. Ancak yine de kendimi törpülediğim ve kitabın konusuna, hitap ettiği kitleye ve vermek istediğim mesaja göre kendime revize verdiğim yerler oluyor. Süveyda serim ile İzmarit/Kibrit serimin yazım dillerinin aynı olmaması gibi…
Türkiye’de ilk defa İzmarit ve Kibrit eserlerinizde hayata geçirdiğiniz “Texting” yönteminden bizlere bahseder misiniz?
Tabii. İzmarit ‘texting’ denilen ve aslında yurt dışında hem online platformlarda hem basılı eserlerde çok yaygın olan bir türde, Kibrit ise bildiğimiz roman formatında bir kitap. Bu iki kitap aslında aynı hikâyeyi ve aynı zaman dilimini anlatıyor ancak Kibrit bunu roman formatında yaparken İzmarit karakterlerin mesajlaşmalarından oluşan daha dijital bir yönde yapıyor. Çaprazlama okuma yöntemiyle iki kitabı aynı anda okuyabiliyor, sayfa diplerinde olan yönlendirmelerle kitaplar arası geçiş yapabiliyor ve farklı bakış açılarından olayları öğrenebiliyorsunuz. En başında texting formatındaki bir hikâyenin basılı eser olmasından emin olamasam da sonrasında edebiyata yeni bir soluk getirmenin fena olmayacağını düşündüm ve okuyucular da çok sevdi. Risk alarak Türkiye’de ilk defa hayata geçirdiğim bu proje insanlarda büyük etki yarattı ve konuşuldu. Okuyucularıma çok teşekkür ederim bunun için. Şimdi bu projeyi bir başka texting-roman ikilemesi olan Safir ve Milas isimli kitaplarımda devam ettireceğim.
Son olarak yeni kitabınızdan ve gelecekteki hedeflerinizden bahseder misiniz?
Yeni kitaplarım desem daha doğru olur sanırım çünkü yine bir ikileme aynı anda çıkacak. Safir ve Milas… Safir texting, Milas roman formatında bir kitap. Bu ikilemede daha çok insanın kendini araması, bulması ve sonrasında da keşfettiği kendisini omuzlarında taşımak yüküyle mücadele etmesini anlatıyorum. Hayatı boyunca saklanan kişilerin saklandığı kuytulardan çıkışlarını, çıkmaya cesareti olmayanların da o kuytularda tek başına olmadığını anlatıyorum.
Hedeflerime gelecek olursak, kendi sınırlarımı keşfetmek ve kendimin en iyi versiyonuna ulaşmak için tüm çabam. Adımı büyük kitlelere duyurmak klişe bir hayal ancak ben adımı dünyanın her köşesine ulaştırmak istiyorum. Yazarlık ve senaristlik bir yana; bir düş kurdum ve o düşü kendi zihnimden taşırıp başka zihinlere kazımak istiyorum. Beyaz ve siyah değilim, göz alıcı bir griyim ve gri hislere inanıyorum. Dünyaya yazmak için geldiğime inanıyorum, anlatmak için, dokunmak için, görmeyene göstermek işitmeyene duyurmak için, keşfetmek ve analiz etmek için… Tüm bunlar birleştiğinde insanlara anlatacak çok hikâyem olduğunu biliyorum. Benim hissettiğim gibi hisseden binlerce kalp olduğuna eminim. Tüm çabam anlaşılmak ve anlatmak adına, gittiği yer her neresiyle oraya kadar tırmanacağım.





